KENDİN DİK...: gezi yazıları

gezi yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi yazıları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

MIZMIZ GEZGİNLER İÇİN LONDRA-1

18 Eylül 2017

Londra gezi rehberi, çocukla seyahat, gezgin terzi



LONDRA...

100 metre karelik bir alana ortalama 1.5 İngiliz'in düştüğü, geriye kalanların akıcı şekilde Arapça konuştuğu nadide Avrupa kenti. Bizim gittiğimiz zamanın yaz tatili olması nedeniyle mi tüm İngilizler oradan kaçmıştı yoksa çok önceleri Birleşik Arap Emirliklerinin bir eyaleti olmuştu da ben mi fark etmedim bilmiyorum. Kentin İstiklal Caddesine benzetebileceğimiz meşhur Oxford Caddesinde o kadar çok Arap vardı ki, inanmayacaksınız belki ama yanımızdan geçen dilenciler bile Arapça dileniyordu. 

0

RUSÇA ÖĞRENİYORUZ: Всё для шитья

03 Mayıs 2017
Moskova'ya apar topar taşınalı bir yıldan biraz fazla oldu. Bu bir yıl içinde hemen her günüm, birbirinden absürt durumlar, komik maceralarla geçti. Yalnız başıma gelsem neyse de, bir de 7 yaşında, üstelik taşınmaya çok şiddetli tepki göstermiş bir çocukla yolunu bilmediğim, dilini anlamadığım bir ülkeye taşınmak bambaşka bir tecrübeydi. Sıradan market alışverişleri bile duygu seline dönüşebiliyordu mesela. Çocuğun sevdiği marka peyniri, yoğurdu, mısır gevreğini bulunca ağlamaklı gözlerle market rafına sarılmak istiyordum. Toplu taşıma sistemini çözmek (Kiril alfabesiyle yazılı iken üstelik) şehri fethedip şehrin anahtarını validen teslim almak gibi bir onur vermişti. 


Rusya, Rusça, dikiş, tasarım, moda, blog, irem sunar

9

RUSYA'DA BİR TASARIM CENNETİ / FLACON

23 Şubat 2016
Karar verdim. Bundan sonra Moskova'yla ilgili yayınlayacağım yazıları "Gezgin Terzi" altında değil de, "İrem'in Rusya'yla İmtihanı" etiketiyle yayınlasam daha iyi olacak. 

Atatürk'ü her konu olduğu gibi, bu konuda da ters tarafından alıp da yurtta savaş, dünyada savaş mottosuyla hareket edenler sayesinde yedi cihanla kavgalı hale gelmemizden mütevellit, her yerde Türklere gösterilen sevgi selinden kaçınmak için türlü türlü yollar dener oldum.  

Bunlar arasında kullandığım en etkili yol/yordam, yıllarca insan psikolojisi üzerine okumamın verdiği bilgi donanımı sayesinde son derece etkileyici bir yaklaşımdan ibaret: Amaaaaan, beni kim ne yapsın!

İşte bu sihirli cümleyle çıkıyorum sokağa her seferinde. Oldukça etkili bir psikolojik mekanizma. Neden bunu ders kitaplarımda hiç okumadım? Hayret :D 

Moskova sokak sanatı, street art, Moscow


8

KADINLAR VENÜS'TEN

26 Mayıs 2014
Ankara'nın gizli sürprizlerinden biri Tabiat Tarihi Müzesi, geçtiğimiz hafta afili bir moda çekimine maruz kaldı. 
kadınlar venüsten

MTA (Maden Tetkik ve Arama) GM tarafından açılmış müzeye gitmek için çocukları bahane etmeye gerek yok. Kısa sürede siz de öğrencisi bol ortama uyum sağlıyor ve kendinizi yeniyetme hissetmeye başlıyorsunuz. 
35

MIZMIZ GEZGİNLER İÇİN MÜNİH -1

08 Ocak 2014
En güzel gezi rehberi Münih

MÜNİH...

Her üç metrekareye bir Türk kökenli insanımızın düştüğü güzide Alman kenti... 

Bavyera bölgesinin en zengin ve en önemli şehirlerinden olan bu güzel kentte, hemen her köşebaşında rastlayabileceğiniz  dönerciler ve sandviççiler sizi “uzaktaki evimiz” hissiyle sıcacık kavrıyor. Otelinizden köşeyi döndüğünüzde rastgeldiğiniz Ziraat Bankası şubesi, gezinize ayrı bir hoşluk katıyor.
19

Riga: Sokaklar, Gece Hayatı ve… Kumaşçılar!

18 Kasım 2012

Yok, bitirmedim… Bu kadar güzel fotoğrafım varken tek bir yazıyla bitiremedim Riga izlenimlerimi. 
Hangi şehre gidersem gideyim, ister Urfa olsun isterse Roma, önce şehrin sokaklarında gezmeyi severim ben. Amaçsızca, sadece öylesine gezmekten bahsediyorum. Sokakları, halkın alışveriş yaptığı marketleri, pazar yerlerini, binaları, toplu taşıma sistemlerini izlemeyi seviyorum.
Güzel ve sessiz kent Riga da bu konudaki merakımı gidermek için tüm çeyizlerini gururla yaymıştı etrafına.

Sokaklar

Merkezi bir oyuncak şehri andıran Riga’nın çevresindeki binalar da bir o kadar büyüleyiciydi benim için. Bunların içinde ise kuşkusuz en ünlü olanları 20. yüzyılın başında tüm Avrupa’yı sarmış olan Art Nuveau akımından etkilenerek tasarlanmış fantastik binalardı. 
İşte bir fantastik edebiyat düşkününe kendisini yuvasında hissettiren detaylar :) :
Soytarının tepesindeki baykuş…                         
                            
Ejderhalarca korunan giriş kapısı :)
           
Herkese tepeden bakan kadınlar…
Balkonu sırtlanmış adamlar…
Ve elbette, Riga’nın sembollerinden biri olan Damdaki Kedi…
riga kedi
Umarım bu fotoğrafları görüp de gezme heyecanı duyan herkes bir gün buraya gelmek için kendisine bir fırsat yaratır. 
Bunlar bulutlu günlerde çekilmiş şehir fotoğrafları. Cafe-restoran işletmeciliğinde oldukça hareketli olan Riga’nın gece hayatı da bir o kadar canlı.
Yani… öyle diyorlar… :) Çünkü önceki hayatlarımda kaz karmasından geldiğim şüphesini şiddetle uyandıran tavuksu yapım vardır benim. Güneş battıktan kısa süre sonra uyuklamaya başlar, sabahın ilk ışıklarında da zımba gibi olurum :)
Ama Riga’da bir geceyi saat 10’dan sonra bile ayakta kalarak geçirebildim. İnanır mısınız, balkabağına da dönüşmedim!  İşte o güzel gecenin sebebi, Riga’ın yerlilerinden methini duyarak arayıp bulduğumuz Blues Club. 

Riga Blues Club

Önceden rezervasyon yaptırıp gitmemizin hiçbir anlamının olmadığı, ayaküstü, rahat, turisti az, küçük, temiz bir kulüpteyiz. Meraklısı adresine buradan ulaşabilir:  http://www.bluesclub.lv
Kulübün duvarlarını oraya gelen dünyaca ünlü (ya da ünsüz… karanlıktan seçilmiyor pek :P ) jazz ve blues sanatçılarının fotoğrafları süslüyor. Önceki yazımda da dediğim gibi, Letonya halkı, fakirliği ve yokluğu yakın tarihine kadar hatırladığı için tüm yeni zenginliğine rağmen rahat ve samimi bana göre.  Bu kulübün ortamı da farklı değildi. 
Gece 2 grup sahne aldı. İlki, benim gözüme en fazla 15 yaşında görünen, dışarı çıkarken “dur oğlum terlisin, atletini değiştirelim de üşütme” deme isteği uyandıran pırıl pırıl yüzlü çocuklardan oluşuyordu. Kızlı erkekli bu grubun solisti şarkı söylemeye başladığında ise masamızdan düşüyorduk az daha. Bu kadar güçlü, bu kadar berrak bir sesi canlı olarak en son ne zaman dinlediğimi hatırlayamıyorum. 
İkinci ve esas grup sahne aldığında ise ortam daha da bir canlandı. Riga’da çok sevilen bir grupmuş meğer. Yalnız, bir ara sahneden inip masaları dolaşmaya başladılar. Biz de endişeyle etrafımıza baktık. Acaba bizdeki saz heyeti mantığıyla mı masa geziyorlar, para mı vereceğiz diye… Endişeye mahal yok, vermiyormuşuz :P
                 
Riga’nın her yerinde hakim olan lezzetli yemek servisi burası için de geçerli arkadaşlar. Ismarladığımız en basit yiyecekler bile son derece lezizdi.
Hadi bakalım, sokak-bar faslını bitirelim. Birçoğunuzun kumaşçı yazısı beklediğini biliyorum. Ama fark ettiğiniz üzere ben de lafı oraya bir türlü getiremiyorum. Çünkü bu konuda söylenecek çok heyecanlı birşey yok. 

Riga’da Kumaşçılar

                            
            (Turist Terzi: Benim bu, elinde valiz, gözünde gözlük, saçında makas…)
Yeni bir şehre gittiğimde kumaşçı ziyaret etme geleneğini başlatalı çok az oldu. Ama şu ana kadar çok başarılı sonuçlar aldığımı söylemeliyim :P Daha önceki “Paris Kumaşçılarını Ziyaret” ve “Adana’da bir Milanolu” yazılarımı hatırlayanlar, Riga ile ilgili kumaşçı yazımı da merakla beklediklerini yazmışlardı. 
Bu küçük Avrupa kentinde neredeyse her gittiğim yerde bir kumaşçı vardı. Aslına bakarsanız bu sefer gerçekten de kumaşçı arayacak vaktim yoktu. Ama kan çekiyor galiba, her yerde karşıma çıktılar :)
Kumaşçıların düzenleri her yerde değişik oluyor. Burada da tüm kumaşçılar kumaşları eşarp gibi sergiliyordu. 
Burda isimli bir mağaza vardı ki, en eğlencelileri oydu. Yalnızca kumaş değil, dikiş ve örgüyle ilgili herşeyin satıldığı, hatta dikiş makinesi bakımının bile yapıldığı çok detaylı bu yere bayıldım. 
Kumaş kalitesi de çoğunlukla çok yüksekti. Ancak yerli üretim ya da yerli desenlere sahip bir kumaş bulamadım. Elimi neye atsam İtalyan ipeği, İtalyan krepi vs. çıktı. Fiyatlar da tabii epey pahalıydı. Bazılarına içim gitse de, bunlara para vereceğime Adana’ya bir bilet alırım, Milanolu İshak Bey’den toplar gelirim dedim. Hem ben çok ağlayınca daha fazla kumaş veriyor o :P
Riga izlenimleri bu kadar. Benden yazması, sizden gezmesi :) Herkese keyifli günler, bol güneşlerrrr….

0

Gezdim, gördüm, yedim, içtim…

13 Kasım 2012

İşte bir gezi yazısının olması gereken içeriği.. Aslında yalnızca  bu başlığı atarak dahi kurtarabilirim günü :)
Yok, yazacağım dedim bir kere… Blog yazılarından ayrı kalmak üzüyor beni. Günlük alışkanlığım gibi oldu. Ama her yazdığım yazıya hem içerik hem fotoğraflar açısından epey zaman harcıyorum. Bu da bana bir hayli fazla bir mesai zamanına mal oluyor :)
Gelelim gezdim gördüm kısmına. 
Baltık denizinin iç tarafında yer alan sessiz ve güzel Riga’dayız. Daha önceki yazımda da belirtmiş olduğum gibi, bu benim Riga’ya ikinci gelişim.
İlk ziyaretimi bundan 4 yıl önce, 6 aylık hamileyken yapmıştım. Bu ziyaretimde,  6 aylık hamileyken bulunduğum kilomu tüm zarafetimle koruduğumu fark ettiğim anda çok bozuldum tahmin edeceğiniz gibi… Ama bu acı gerçeğin, gastronomik keşif dürtülerimi bir nebze dahi azaltmadığını okumak bazılarınızı rahatlatacaktır :)  
Riga’nın merkezinde yer alan “Eski Şehir” (Old Town) birçok Avrupa kentinde olduğu gibi, takdire şayan bir şekilde korunmuş. Adeta bir oyuncak şehri andıran binalarının detayları dantelin taşta işlenmiş hali gibi.
       
Daracık sokakların sonunda zaman zaman kendinizi bir Ortaçağ sahnesine çıkacakmışsınız gibi hissettiren bir havası var şehrin. 
Şehir yerleşimiyle ilgili bana en ilginç gelen şeylerden biri de neredeyse her köşebaşında bir boş arsa olmasıydı. Yok, kendime emlak piyasası araştırması yapmıyorum :)  Ama her evin böyle iç içe ve her metrekarenin çok değerli olduğu bir yerde düzenli aralıklarla boş bırakılan ve şu an otopark olarak kullanılan arsalar olması dikkatimi çekti. Meğer bu gelecekte arabaların çok fazla olabileceği öngörüsüne sahip müthiş bir belediyecilik dehası değil, şehrin acı bir gerçeğinin yansımasıymış. 
Bu güzel ve sessiz kent Riga, ne yazık ki tarih boyu çok fazla savaş görmüş. Haçlılar, İsveç, Polonya, Almanya ve Rusya orduları buradan her geçişlerinde büyük zararlar vermiş. Hemen her köşebaşında boş arazi bırakılması da sokak savunmasını kolaylaştırmak için siper alanı olarak kullanılmasından gelirmiş.

 Her yer yemyeşil

riga
Old Town’un bulunduğu çemberin biraz dışına çıkmaya başladıkça daha modernleşen yapılar yemyeşil ve alabildiğine büyük parklarla çevrili. Hergün böyle bir manzaranın içinden geçerek işe gittiğinizi düşünsenize? :)
Zaten her yerde doğal olarak çıkan ağaçlar şehir düzenlemesine de çok güzel yansıtılmış. Şehrin az insan ve az ses özelliği de bu doğal güzelliklere eklenince, gerçekten tası tarağı satıp burada mı yaşasam diye düşünüyor insan :) Ama tasınızı satılığa çıkarmadan önce şunu da bilmelisiniz: burada yılda en fazla 70 gün güneşli oluyor :P

Jurmala

Jurmala
Hem Letonya’nın hem Rusya’nın en popüler tatil mekanlarından biri olan Jurmala kasabası kilometrelerce uzunlukta altın kuma sahip. Yazın burası elbette çok kalabalık oluyormuş. Ama biz gittiğimizde yalnızca kargalar, kargaları besleyen teyze ve biz vardık. Buraya trenle gidebilirsiniz. Riga merkezden 25 dakika sürüyor. Yabancı yerleri ziyaret ettiğimde mutlaka toplu taşıma araçlarını kullanmayı seviyorum. Hem daha ekonomik oluyor, hem de orada yaşayan insanları daha güzel gözlemleme imkanı sağlıyor. 

Yedim içtim…

Ama ne yedim! :)) Hiç utanmadım, Türkiye’ye dönüşte nur topu gibi bir mide virüsü edinip biraz sürünsem de her yeni gördüğümü yedim :)
Bu memleket yeme içme mekanları açısından çok zengin. Daha önce de dediğim gibi, Sovyetlerden koptuktan sonra Avrupa kültürünün en güzel yanlarını almış. Leton mutfağına ait özel birkaç restoran olsa da, birbirinden şık tasarımları ve havalı sunumlarıyla her iki adımda bir görebileceğiniz cafe’lerin büyük bölümü İtalyan mutfağından yemekler sunuyor. Damak zevkimize bir hayli uygun. Şaraplar ise İtalyan ve Fransız bağlarından gelme. Yerel şaraplarını çok kötülüyorlar. Onun yerine farklı tatlarda oldukça güzel bira markaları var denemek isteyebileceğiniz. 
Restoran fiyatları da o kadar havalı sunumlarına rağmen Türkiye’ye kıyasla oldukça makul. Letonya gelir düzeyi çok zengin bir ülke olmamakla birlikte, dışarıda yemek yemek onlar için bir lüks gibi görünmüyor. Bu nedenle de hem çok sayıda güzel restoran var hem de güzel fiyatlar var :) Düşük bütçeli seyahat edeceklere cafe- restoranların havasından fazla korkmamasını tavsiye ederim. 
hadi ben kaçtım. iş çok dikiş yok :( Yazının devamını da yarın yazarım artık. 
Sonraki yazı: Riga’da Blues bar ve kumaşçılar :)

0

Riga’da…

06 Kasım 2012

riga
Daha önce 6 aylık hamileyken gidip, kısıtlı hareket kapasitemle gezmenin, yemenin ve içmenin hakkını veremediğim Riga’dayım yine. Bilmeyenlere kısaca belirtmek gerekirse, Baltık Denizine kıyısı olan küçük ve harika Letonya’nın başkenti Riga. 
Çok şık, çok yeşil, çok temiz, çok güzel bir yer burası. Mimarisi, doğaya saygılı olma anlayışı, yeme içme kültürü, sanat hayatıyla Avrupa’nın en güzel yanlarını almış.
Ancak bir yandan da sosyalizmin insanı rahatlatan tevazusunu koruyabilmiş bir yer. Avrupa’nın ukalalığını hissetmeden, her köşesinden ayrı bir güzelliğin çıktığını göreceksiniz bir gün buraya gelirseniz. 
Benim sebeb-i ziyaretim iş… Birkaç güne döneceğim. Belki daha sonra bir gezi yazısı yazabilirim. Şimdilik yukarıdaki fotoğrafı paylaşmakla yetinmem gerekecek. 
Yazıyı dikiş temasıyla bağlantılandırmak gerekirse, işte size Riga sokaklarında yapmış olduğum kısa bir moda çekimi :P
Elbisemiz KendinDik.Com’un ilk trençkot elbise marifeti. Kullanılan kalıp ve dikiş aşamalarına ilişkin bilgiler burada.  
Hadi bakalım, ben birkaç güne Ankara’dayım yine. 10 Kasım etkinliklerine katılamayacağım. Benim yerime aranızdan gidenlerin olacağını umuyorum. Merak etmeyin biber gazı bronşlara çok iyi geliyor diye duydum :))
sevgiler! :)

0
Burada yayımlanan yazı ve görsellerin tüm hakları İrem Sunar Özat'a aittir. İzinsiz yayımlanamaz. Blogger tarafından desteklenmektedir.