Paylaş

ÖĞREN ÇEKİRGE

Bir nevi dikiş referans kitapçığı!

KENDİN DİK DOLABI

Kendin Dik Dolabına Göz Atın!

GEZGİN TERZİ NOTLARI

Dünyaya Turist Gözleriyle Bakan Yazılar

29 Ocak 2015

Bir süredir çıtım çıkamadı...

Hayatım üzerinde kozmik bir yol yapım çalışması vardı sanki.  Ne yöne dönsem orası tıkandı. Kozmik belediye işçileri muzip ve umursamaz bakışlarla "başka yol dene kardeş!" ilanlarıyla kışkışladılar beni her girdiğim yoldan.

"Allah'ım" dedim, "toplu halde beni delirtmeye mi çalışıyorsunuz?!" Yani İ.Melih delirtemedi beni bunca yıldır münasebetsiz yol yapım işleriyle, sizin elinizde kalacağım sonunda...

Yüzler ifadesiz; "Ekmek parası kardeş. Biz bilmeyiz. Başka yol deneyeceksin...

Bir süre sonra en son ergenlik zamanımda bu kadar anlamlı gelen heavy metal parçaları dinleyip rahatlamaya başladım. Ardından, bu şarkılar da baş ağrısı yapmaya başlayınca, sakinleyip başka yol arayışlarına devam ettim. 


Çok sevdiğim eski bir dostumun da geçenlerde dediği gibi, hayata bakış alışkanlığım "neden olmuyor?" değil "nasıl çözülür?" yönünde oldu hep. "Neden olmuyor?"ların beni sadece dibe düşürdüğünü fark ettiğim ergenlik yıllarımdan bu yana, hayalini kurduğum hayatın / huzurun / başarının / zenginliğin nasıl olabileceği üzerine düşündüm ben hep.

İnsanın elindekiyle yetinmesi bir erdemdir belki ve daha fazlasını araması da hırs. Ama hiçbir zaman "nasıl çözülür?" sorusunu sormayı bırakamadım ben.

Bugüne kadar, doğuştan getirdiğim sağlık, doğal beceri vb. özelliklerim dışında dişimle tırnağımla kazıyarak elde etmediğim bir tek kazanımım olmadı.
Bu yaşıma kadar, "Al bu iş de senin. Tadını çıkar." denilen bir tek işim olmadı.
Bu saate kadar "Bu da bizim kızımızdır. Onu da şurada kollayın" diyen tek bir tanıdığım çıkmadı.

Herşeyi kendi başıma çözdüm, herşeyi kendi gayretimle yaptım. Burada sizlerle paylaştığım şu neşeli dikiş maceramın bile kendi kendime bir gayretle öğrendiğim bir beceri olması da belki tesadüf değil.

Kendimi bildim bileli, önüme bir engel geldiğinde önce öfkelendim, sonra söylendim, daha sonra sakinleyip üzerine giderek ne yapıp ne edip çözdüm.
Ama son 1 yıldır o "ne yapıp ne edip" çözme yöntemlerim de fayda etmemeye başladı.
"Yol kapalı... Başka yol denicen kardeşşş"... 
Bildiğim tüm çözümler yavaş yavaş vadesini doldurdu.

Ve ben yine öfkelendim, sinirlendim, içtim, heavy metal dinledim, başıma ağrı girdi;  biraz daha söylendim, meditasyon yaptım, biraz daha şarap içtim, dostlarımla kikirdedim, dikiş diktim, biraz daha söylendim, karları temizledim ve sonunda oldu...


Hayatımdaki diğer streslerin üstüne, işyerindeki stresim, kaygılarım, gelecekle ilgili planlarıma dair baskılar öyle üstüme gelmeye başlamıştı ki son aylarda, ne yapsam çözemedim. Ne denediysem olmadı. 
"Başka yol denicen kardeşşş"... 
Üzerimdeki baskılar had safhaya çıktığı son gün gerçekten yürekten dedim ki "Kabul. Ne geliyorsa kabul. Ne olacaksa kabul. Bugüne kadar bildiğim tüm çözümleri unuttum. 10 dakika sonrasını hesaplayamıyorum artık. Kabul. Önüme ne gelecekse kabul..."

Olayların ucunu bıraktım. Sonraki günü nasıl geçireceğime ilişkin kaygıların zihnimdeki uğultusunu sildim. Yani mecbur kaldım. Başka türlü nefes alamaz hale geldim. Herşeyin sadece nasıl olması gerektiyse öyle olmasına izin verdim. Bıkkınlıkla değil, sakince izin verdim.

Aynı gün akşama doğru mucizevi birşey oldu...

Hiç tahmin etmediğim bir yerden, hiç tahmin etmediğim bir şekilde ve muhteşem bir zamanlama ile bir destek geldi. Keşke buradaki dürüst ve samimiyetle yazma alışkanlığımın bir uzantısı olarak detayları verebilsem. Ama işimin gizliliği gereği veremem. Hiç beklemediğim bir yerden, hiç beklemediğim bir şekilde sihirli bir el beni tıkandığım noktadan aldı ve çok ferah bir noktaya taşıdı :) 
Onca tartışma, onca çözme telaşı, onca anlam verme ihtiyacı boşa çıktı. Olan herşeyi olduğu haliyle kabul edip, sadece anın içinde kalmayı kavradığım anda deneyim önümden kalktı :)
kozmik balina

"An"da kalabildiğinde geri kalan her türlü kaygı, plan, heyecan, herşey düşüyor derler. Bunun nasıl yapıldığını bilen çok az insan tanıdım. Ama ben çocukluk çağlarım dışında kaygılarımı, plan yapma alışkanlığımı, aman mutlaka hazırlıklı olayım deme endişemi bir türlü tam olarak susturamamıştım.

Sonunda oldu :) Ne kadar sürer bilmiyorum. Bisiklete binmek gibi birşey midir, bir kez öğrenince bir daha unutulmaz mı, yoksa bir sonraki deneyimde yine mi unutma eğilimi göstereceğim bilmiyorum. Ama en azından şimdilik anladım :) 

Daha fazla yazabilmeyi isterdim. Bu siteyi sadece dikiş yazıları için okuyanlara iç sıkıcı bir yazı dizisi gibi gelebilir ara sıra yazdığım bu tondaki yazılar. Ama çokça okurun da kendi maceramı kendi üslubumda anlatmamı sevdiğini de biliyorum. En önemlisi ben bunları kendi üslubumda yazmayı seviyorum!  Bu sebeple neşeli dikiş maceramıza ara sıra attığım "günlük" etiketli yazılarla eşlik ediyorum. Ama bu konuyu burada kesmek durumundayım şimdilik ;)

Hafifim, mutluyum ve 3 saat sonrasıyla ilgili hiçbir fikrim yok! Önümüzdeki günlerde sizlerle yine  keyifli dikiş yazıları üzerinden buluşabilmeyi umuyorum. Ama söz vermeyeyim ;-)

Epey oldu görüşmeyeli. Sizin oralarda yol / altyapı / üstyapı çalışmaları nasıl gidiyor? 

09 Ocak 2015

Sabahın zifirinde kalktık yine... İzmir'deki tüm okul hayatım boyunca kışları gün doğmadan  düşerdim yollara. İçim kararırdı; o gün bitmeyecek gibi gelirdi. Sen misin sevmeyen! 5 yıldır 5'i 5 geçirmeden ayaklanan bir yercücesiyle yaşıyorum.  Uyandım yine tabii ki söylene söylene.

"Ama ben gece 12'yi geçiryordu yattığımdaaaa" diye homurdanıp arkasını dönen Bay KendinDik'e, aklımdan geçen binbir bıçaklama sahnesine karşı hiçbir şey söylemeden ayağa kalktım. Gözlüklerimi taktım ve sanki günün ortasına gelmişiz de benim haberim yokmuş neşesiyle cıvıldaya cıvıldaya konuşmaya başlayan yercücesiyle birlikte yarı uyur yarı uyanık salonun yolunu tuttum.

Kör karanlıkta açtığım Disney kanalı tüm sinir bozucu şarkılarını ardı ardına dizmiş, insafsızca şakıyordu... "Aldırma aldırmaaa... Ruhum yeniden doğmakta..."

Homortularım kesilmeyince, doğru şırıngayı bulsam atar damara basabileceğim sabah kahvemden bir bardak daha  almak üzere mutfağa geçtim.

Salona girerken, sinir bozucu minik prenses cazır cazır bağırmaya devam ediyordu: "Kardan adam yapsak senleeee...."

"Eaaahhhh yetti bitti cıvırdak şarkılarınız!" diyerek kanal değiştirdim.

şifon bluz


Farkında olmadan belgesel kanalı açmışım. İkinci kahvemin ortalarına gelirken, biri benimle konuşmaya başladı:
"En aktif oldukları saat günün ilk saatleridir..."

Ah biraz daha uyusam keşke. Bugün de iş yoğun olacaktı. Oğlana ne versem kahvaltıda bugün acaba? diye düşüncelere dalmışken, dış ses konuşmaya devam etti:
"Anne kartal yavrularını kalın tüyleri çıkıncaya kadar besler. Yavrularını hem koruyup hem beslemek anne kartal için bazen çok zorlayıcı olabilir..."

Evet! Bu sefer kesin benden bahsediyor bu! TV'nin sesini açtım ve günün ilk ışıkları canlanmaya başlarken hipnotize halde belgeseli izlemeye başladım:

"Yağmur ormanlarında yavrusunu hayatta tutmak anne kartal için her an yeni bir mücadele gerektirir. Etrafındaki vahşi doğa koşullarından habersiz yavrular büyüdükçe anne kartalın işi daha da zorlaşır..."
Nasıl da doğru... Büyükşehirde yaşayınca sürekli tekinsiz tiplerle burun buruna kalıyorsun... Haberleri izlemeye zaten yürek dayanmıyor. Trafikteki canavarlar ise ayrı bir dert!

"En kötüsü de yağmurlu günlerdir. Yuva bu kadar yüksekte olunca, yağmurdan da en çok onlar etkilenir... "
 Off, bir de bana sor! İş çıkışı 1 gram yağmur olsun, trafik hemen kilitleniyor. Eve kendimizi zor attık dün. Uğrayamadım tabii markete de. Ne pişireceğim akşama bilmem ki?...

"Bitmeyen yağmur nedeniyle Uzun süre uçamayan anne kartal, yavrusunu doyurmak için acil bir çözüm bulmak zorunda..."
Kayınvalideden istesem bin tane laf şimdi...

büzgülü şifon

Neyse, önce sabah beslenmesini halledeyim.  Kuru tost ve sütü itekledim yavrucağın önüne. Cıvıldayarak yemeğe başladı.  Şimdi gidip giyinmeliyim. Sabahki toplantıda sunum yapacağım bir de. Akşam yemeğini de sonra düşünürüm artık...

wrap bluz şifon top


Tam o sırada bir baktım Bay KendinDik uyku mahmuru gözlerle inmiş aşağı. İşe yetişme, giyinme, sabahki sunuma ne giysem acaba, akşama hangi yemek yapılmalı ki dertlerini aynı anda düşünmekten çatallaşan sesimi elimden geldiğince yumuşatarak "Hadi" dedim, "çabuk ol. Bugün hava fena. Trafik kilittir gene..."

Giyinmek için odama giderken, televizyon arka fonda aktarmaya devam ediyordu: "Çaresiz kalan anne kartal, kendine has çığlığıyla baba kartalı çağırıyor. Yavrular, kendi başına beslenebilinceye kadar av bulma görevi, nadir de olsa babaya geçer.  Anne kartal kızgın... Baba, yakaladığı avı geç getirince anne kartal iyice huysuzlanmaya başladı.  Son yaşanan karınca istilasından bu yana hiç bu kadar saldırgan görünmemişti..."

Yağmur ormanımızda sıradan bir gün daha işte böyle başladı...
kendi giysilerini kendin yap


Bluzun puantiyeli versiyonu ve dikiş adımlarına ilişkin bilgileri görmek ya da kalıpla ilgilenirken bir de kelaynak kuşları hakkında bilgi almak isteyenler için istikamet: 

Bluz / Elbise kol uçlarını bu şekilde havalı bırakmanın yan etkileri hakkında zihin açlığını gidermek isteyenler için istikamet: 

30 Aralık 2014


Bazılarına yıllar geçtikçe bir hüzün gelir. Gençken görmedikleri şeyler yaşlandıkça gözlerine battığından mıdır acaba? Bendeyse tam tersi bir etki oluyor. Yaşım büyüdükçe daha da neşeli kalmayı öğreniyorum yeniden :)
Lise son sınıftaydım. Annemin bir yıldır mücadele ettiği kanser hastalığı her geçen gün daha da ilerliyor, doktorlar kendi soğuk dillerinde geri sayımın başladığını ima ediyordu. Ne olduğunu hatırlamadığım bir nedenden dolayı annemi acile kaldırmışlardı. Heyecan içinde onun iyi olduğunu söyleyecek telefonun gelmesini bekliyordum okulda. Bedenim bir dersten ötekine girerken, kulaklarım garip bir uğultuyla tıkalı, başım patlayacakmış gibi zonkluyordu. Bir ara arkamdaki sınıf arkadaşımın ağlayan sesini fark ettim. Etrafımdaki diğer öğrencilerle birlikte neyi olduğuna bakmak için arkamı döndüm.
'Regl ağrım var ve çok canım acıyor. Sevgilim de beni hiç anlamıyor. Kendimi çok kötü hissediyorum üööğğ..." diye haykırarak ağlamaya devam etti.

Diğer kızlar üzüntüyle sınıf arkadaşımı teselliye başlarken, sessizce önüme döndüm. Çocukluğumdan beri her duygumu fazlasıyla dışadönük şekilde ifade etmeye alışkın olan ben, o an öfkemi ifade edebilecek tek bir kelime bulamadım. Hiçbir şey söyleyemedim. O gün kimseye kendimi anlatamadım. Ben sustukça öfkem içimde daha da  büyüdü; büyüdükçe ağırlaştı; ağırlaştıkça dibe çöken yapış yapış birşeye dönüştü.

O gün bir süre daha bekledikten sonra dayanamayıp, okul sekreterinin odasından hastaneye telefon açtım. Gerizekalı akrabalarım benim dünyamda neler olduğunu umursamaz şekilde, aramayı unuttuklarını söylediler. Ama annemin iyi olduğunu öğrenmiştim.

O günden sonra küçük olaylardan büyük üzüntüler çıkartıp bunu dünyanın en önemli sorunu gibi yansıtan insanlara duyduğum öfke birkaç yıl daha, annem ise birkaç ay daha yaşamaya devam etti.

Zaman içinde sadece bana ağırlık yapan öfkemi yumuşatmayı başardım. Azala azala en son ne zaman yok olduğunun farkında bile değilim. Öfkemden boşalan yere çocukluğumdan kalan çok tanıdık bir his oturmaya başladı. Önce etrafımda dönüp duran dünyaya daha dikkatli gözlerle bakmaya, sonra baktığım şeylerden daha fazla keyif almaya başladım. Gördüğüm şeylerin bende uyandırdığı neşe çoğaldıkça, hayatın absürd komedyası sanki daha da çoğalır oldu.

Geçen gün çalışanların %90'ının  kendini dünyanın en önemli işini yaptığını sandığı işyerimde asansörü 20lerinin sonunda  iki kadınla paylaşma güzelliğini yaşadım. Başta her şey normal gidiyordu. Zorlama asansör sohbetlerinden birinin kaçınılmaz figuranlığını yaparken, kendimi bir anda bana doğru atılan pozların menzilinden kaçmak için matrix manevraları yaparken buldum. O gün gerçekten de aklımda yüzlerce fikir, onlarca yapılacaklar listesi ve kendi düşüncelerimden boğulmak üzere olan bir kafayla asansöre binmiş iken, kızların bana yaptığı  biz aslında çok önemli ve meşgul kişileriz ve sen anlamazsın ama hayat bizim için çok zor...  minvalinde pozlar beni bir anda lise son sınıfa götürüp oradan işyeri asansörüne geri getirdi. Yaptığım anlık yolculuğun etkisiyle başladım kendi kendime kızlara sırıtmaya. Beni kendilerine kıyasla zaten salak gören kızlar, onların dünyanın en önemli işini yapan en önemli kişileri olmalarına verdiğim sırıtık tepki karşısında şaşırıp daha da bir tiksinti ifadesiyle sonunda asansörden uçar adımlarla kaçtılar. Başından beri ümitsiz olan ilişkimizin sırıtık bakışlar sonucu sonsuza dek parçalandığını görüp rahatladıktan sonra, aslında ne yaptığımı fark ettim. İş yoğunluğu, ev koşuşturmacası, her işin birbiri üstüne binmiş teslim tarihleri derken, dünyanın en önemli işlerini bitirmeye çalışan yarı histerik bir kadına benzemeye başladığımı fark ettim son aylarda. Temposu gittikçe artan telaşlarıma bir adım geriden baktım. Asansör istediğim kata çıktığında, sırıtmam kahkahalara,  "aslında bu da biraz acayip bir tip galiba" diye atılan kaçamak bakışlar, kendi kendine kahkaha atmanın yarattığı etki sonucunda "evet evet. Bu kesin pek acayip bir tip" bakışlarına dönüştü.  O gün asansörden daha az popüler ama kesinlikle daha hafiflemiş biri olarak indim :))


Neşenizin bol, sevginizin sonsuz, coşkunuzun sınırsız olduğu güzel bir yıl olsun. Hayat çoğumuz için toz pembe hikayelerden oluşmuyor ama yaşadıklarımıza biraz peri tozu dökmek her şeyi kesinlikle daha eğlenceli bir hale getiriyor. Peri tozunuz yok mu? Hemen ceketinizin iç cebine bakın. Mutlaka biraz bulursunuz ;-)
Hepinize iyi yıllar!


İllustrasyonlar, her çiziminde beni büyülü dünyasında gezdiren ve takip etmekten büyük keyif aldığım Alexander Jannson'a aittir. Bilmeyenleri de bu vesileyle tanıştırmış olayım ;)


29 Aralık 2014

Haberleri takip etmek için kullanılabilecek en iyi uygulama Hürriyet E-gazete olsa gerek. Hem basılı gazete okuma keyfini yaşarken, hem de güncel haberlere ulaşabilme imkanı sunuyor. Uygulamanın son güncellemeleri ile de; hava durumuna, burcuma, finans haberlerine ve sinema rehberine ulaşabiliyorum. Hürriyet E-Gazete'nin en güzel yanı da (sona sakladım) bir sonraki günün haberlerini 00:00'da alınıyor olması.

Şimdi de sizi Hürriyet E-gazete'nin yılbaşı paketi ile tanıştırmak istiyorum. Bu pakette Hürriyet E-Gazete'nin yanı sıra, Elle ve Atlas dergilerinin dijital kopyası var :)


Haberleri ve gündemi hem gazete okuma keyfini yaşayarak takip etmek isteyenler, hem de ben gazetemi okurken bir yandan da falıma da bakarım, filmlerden de haberim olur diyenler yılbaşı paketini kaçırmasın derim! Hem de kısa bir süre için sunulan bu paketi alıp, gazete keyfini sürerken modayı Elle ile takip de edebilir, Atlas okuyarak da farklı keşifler yaşayabilirsiniz.

Yeni yılda sevdiklerine sevdiğin şeyleri hediye etmek de adettendir. Siz de arkadaşlarınıza ve gazetesiz olmaz diyen aile üyelerinize 6 aylık veya 1 yıllık versiyonları olan Hürriyet E-Gazete paketlerinden birini hediye edebilirsiniz. Her gün kullandıkça sizi hatırlasınlar

Daha ayrıntılı bilgi almak için sitelerini ziyaret edebilirsiniz.
Bir boomads advertorial içeriğidir.





26 Aralık 2014

kendin dik çekiliş sonuçları
Önceki yazıda duyurduğum üzere, bu ay KendinDik.Com yazarı, çizeri, dikeri, modeli olarak arz-ı endam ettiğim Creazion Dergisi 18. sayısının çekilişi biraz gecikmeli de olsa tamamlandı!  İş yoğunluğum dolayısıyla birkaç gün gecikmeli yapabildiğim çekiliş, yazıda belirtilen katılım şartılarına uygun kayıt yaptıranlar arasında gerçekleştirildi. 

İşte sonuçlar:
1- BaharYorgun
2- Nrc Kacar 

Yedekler:
1- NeslihanEryuksel
2- Demeter

İsmini yazdırmış olup da adı listede bulunmayan sevgili okurlar için, başvuru koşullarına uygun kayıt yaptırmadığınızı ve diğer başvuru sahiplerine haksızlık olmaması açısından sizi liste dışı bırakmak zorunda kaldığımı üzülerek belirtmek isterim. 

Bundan sonraki çekilişlerde şansınızın daha bol olması dileğiyle, hepinize çok teşekkür ediyorum :D

Çekilişi kazananlara birazdan email atacağım! 

Dergiyi almış olanlarla da son elbise modelini hep birlikte dikmek isteyenler olursa, yeni bir dikiş etkinliği yapabiliriz yılbaşı tatili arasında ;-) 
Ne dersiniz? 

19 Aralık 2014

Biraz daha yazmasam herhalde bu yazı dizisinin son bölümü 2015'e kalacaktı! Aman neler neler oldu arada, bir türlü yazıyı tamamlayamadım. 

Bu yıl gerçekleştirdiğimiz Cumhuriyet Bayramı kutlama etkinliği için diktiğim kırmızı wrap bluzun sonuncu dikiş adımı yazısındayız. 

Hatırlayacağınız üzere:
İlk yazıda  bluzun kesim, dirsek pensi, omuz pilileri ve üst parçaya kol geçirme adımlarından bahsedilmişti. 


İkinci yazıda bluza en fazla havayı katan biye yakayla ilgili uzun uzadıya bilgi bombardımanı bulunuyordu. 

Bu son yazıda ise bel detayını nasıl pratik şekilde halledebileceğinizden bahsedilecek.

Tüm bu adımları tamamladıktan sonra şahane bir bluz sahibi olup, böyle havalı pozlar verme telaşına düşebileceksiniz artık!
İlk iki yazıdaki adımları takip ettiyseniz artık başlayabiliriz! 
Son bölüme geçmeden önce son bir hatırlatma yapayım: Bluzun büzüşerek kalçaya oturmasını sağlamak için hazır kalıbı epey uzatmıştım. 

Şimdi, normal kalça ölçüsüne döndürmek için önce kalça ölçümü aldım (ki bu ölçü sonsuza dek gizli kalacaktır!); sonra da bluzun ön katlarını katlayarak mevcut ölçüye denk getirdim. Ön parçalar kruvaze geldiği için, bel parçasını eklemeden önce iki ön parçayı birbirine diktim. 
kolay dikiş öğren

Daha sonra, kalça ölçüme göre kesip her iki ucunu da birbirine diktiğim bel parçasını hazır hale getirdim. Parçanın her iki ucunu da overlok dikişiyle kapattım. 
bluza bel takma


Sonra belin tek tarafını bluzun üzerine bildiğiniz torba gibi geçirdim!
 

Aslında orijinal modelde gösterildiği gibi uzun bir etek parçası gibi de bırakabilirdim beli. Ama nedense hiç havalı gelmedi öylesi... 

Ben de oturdum, bel parçasını ikiye katladım. İşte bundan sonrası acemi çekirgelerin işine yarayabilecek bir kısayol:
giysiye bel takmak

Bel parçasının içe doğru katladığım ucunu bir önceki dikiş yeriyle birleştirmek üzere iğneledim: 
rengarenk giysiler yapma



Düz dikişle birleştirdiğim katların üzerinden bir de overlok dikişi geçtim:
kırmızı kruvaze bluz

İşte bu kadar! Üç yazıda anlattığım bu dikiş adımları sayesinde siz de kendinize güzel bir wrap bluz dikebilirsiniz. Bu tür bluzlar için ince ya da orta incelikte kumaş kullanırsanız, bluzunuzun dökümlü görünmesini ve iki kattan oluşan ön parçasının kalın kalmamasını sağlarsınız. 
Bu yazı dizisini de böylece bitirmiş olduk. Vatana millete hayırlı olsun. 

Küçük bir hatırlatma: 
Creazion dergisini almak isteyenler adını bir önceki yazıda belirttiğim yere kaydettirdi mi? 

13 Aralık 2014

"TOMBUL MODEL GÖZ DOLDURDU!" 
yani en azından ben böyle bir başlık atardım. Creazion Dergisi Yazı İşleri kibar davranmış ve bu ay birlikte gerçekleştiğidimiz projeyi "Yeniden Yorumla" başlığıyla yayınlamış. Elbette bu başlık seçiminde anlaşmamıza koydurduğum "beni ince, uzun, genç ve güzel gösterme" şartının da etkisi olabilir tabii. Yayıncılarla yaptığım anlaşmada böyle bir cümleyi gerçekten kurduğuma inanmayan tek bir okur çıkar mı? Çıkarsa da beni bugüne kadar yeterince okumamış demektir ;)
creazion dikiş dergisi

Normal hayatta kendine güvenen, aklı başında (kısmen), içine doğduğu gen havuzunun tüm özellikleriyle birlikte mutlu mesut yaşamayı öğrenmiş biri bile olsam (yapacak birşey yok: estetik ameliyattan korkarım, aktif spordan kaçarım, yemek yemeğe bayılırım) iş poz vermeye geldi mi dünyam değişir. 
İşte kadın kısmısı...  Dünya Ekonomik Forumunun baş katılımcısı olarak Davos'a çıksa, hakkıdaki yayınlara bakarken, ilk olarak "fotoğrafta nasıl çıkmışım" diye merak etmeyecek kadın var mıdır? Hadi bir tane gösterin bana, fotoğrafları incelerken kendisinin nasıl çıktığına bakmayıp da aynı kareyi paylaştığı kişilerin güzelliğine şapka çıkartan?
Koymuşlar yanıma bir de upuzun saçlı 2 metre boyunda tığ gibi mankeni! Nereden biliyorlar acaba benim kendi saçlarımı hiçbir zaman oğlan çocuğundan hallice görünümden daha fazla uzatamadığımı?! Off of! Neyse ki elbise kalıbı çok güzel. 
Daha önceki yazımda size bahsetmiş olduğum sürprizim işte buydu ;-) Crezion dergisiyle bu sitede yaptığıma benzer bir bir ortak çalışma yapalım dedik. Beni bıraksalar, dergideki yazıyı da böyle upuzun yazar, alır başımı daldan dala atlardım. Ama basılı yayın malum; sınırlı sayfa sayısı var. Biz de önceden seçtiğim bir modeli nasıl diktiğime ilişkin kısa bir yazıyı güzel fotoğraflar eşliğinde paylaştık. 

Dergideki yazımda da dediğim gibi, bence bu kalıbın çok potansiyeli var. Ben bir kez daha, işi yetiştirme derdi olmadan, daha sakin bir tempoda ve daha spor bir kumaşla deneyeceğim bu modeli. O zaman daha direkt bir dikiş yazısı yazabilirim. 
irem sunar özat creazion dergi

Hadi bakalım, bu güzel çalışmayı birlikte yapmak için Tuva Yayıncılığın hediye ettiği 2 dergiyi hızlıca düzenleyeceğimiz bir çekilişle bu aralar kendini şanslı hissedenlerle paylaşayım. 
1 kopyası twitter takipçilerine - @kendindik
1 kopyası da instangram takipçilerine gitsin - @tuhaftuhafiye

Bu hesapları takip edip çekilişe katılmak isterseniz, aşağıdaki kutucuklara sırasıyla:
1.hangi sosyal medya hesabını takip ediyorsanız kendi hesap adınızı
2. hangi sosyal medya hesabını takip ediyorsanız onun adını
3. eposta adresinizi (başkası görmez) 
yazarak katılım sağlayabilirsiniz.

Çekiliş 21 Aralık 2014 Pazar günü sona ersin. Sonra hep birlikte güzel bir dikiş etkinliği daha yapabiliriz belki ;-)

Hadi bakalım. Oyunlar başlasın!







06 Aralık 2014

Hangi kadın olsa bayılır bu kitaba.

Neden mi? 

Nedeni çok basit.

Bu kitap kadınlara “erkeklerle eşit olmaya çalışma, sen onlardan kat be kat GÜÇLÜSÜN!” diyor.

Aykut Oğut’u okurlar fenomen olmuş kitabı Evrenden Torpilim Var sayesinde yakından tanır. Bir tür “iste, olsun” kitabıydı Evrenden Torpilim Var.

Şimdi uzun bir aradan sonra Aykut Oğut’un "Keşke Kadın Olsam" kitabı gündemde.

Ne mi anlatıyor bu kitap?

Bir kere kadınlara güçlerini yeniden hatırlatıyor.


“Sevgili kadınlar” diyor. Erkekle eşit olmak da neymiş?

          Erkeklerle ASLA eşit OLAMAZSINIZ!

          En büyük hatanız bizimle eşit olmaya çalışmak!

          Çok çabalarsanız eşit olmayı becerebilir misiniz?

          Elbette becerebilirsiniz AMA kendinizden, gücünüzden vazgeçerek becerebilirsiniz bunu!

          Erkekle EŞİT olmak için VAROLUŞ çıtanızı alçaltmanız, daha aşağı inmeniz gerekiyor.

          Eşitlik mi istiyorsunuz?

          Siz bilirsiniz!


Neden eşitlik için kadının çıtasını alçaltması gerekirmiş derseniz?

Yazara göre:

KADIN ERKEKTEN 16 KAT DAHA ÜSTÜN!

Kadın daha güçlü, daha duygusal, muhteşem bir içsel rehberlik kapasitesine sahip, seks ve cinselliği yaşamak konusunda içindeki sese kulak verdiğinde önünde kimse duramıyor, evrensel saygıyı ve sevgiyi hissedebiliyor verebiliyor…

Amaaa...

Bu özellikler tek başına yetmez. 

Bir KADIN ancak:

DUYGULARINI İFADE EDEBİLDİĞİNDE

ONLARI BASTIRMAYI DEĞİL KUCAKLAMAYI SEÇTİĞİNDE

İÇİNDEKİ DİŞİLİĞİ UYANDIRMAYI BAŞARDIĞINDA


Bu özellikler gerçek kapasitesine ulaşıyor.


Kim için yazılmış bu kitap:

Aşkta, ilişkilerde, profesyonel ve sosyal hayatta kendini eksik ve kaybolmuş hisseden her kadın için…

Aykut Oğut bu kitapla cici kızlar uyur, prensi bekler sözlerine inanarak uyutulan güzelleri; sen otur oturduğun yerde, beyaz atlı prens gelince kurtaracak seni sözlerine inanıp hayatını uzun bir bekleyişe bırakmış bütün prensesleri resmen UYANDIRIYOR!

Bu kitabı okuyan bütün kadınlar VAY BE! GERÇEKTEN GÜÇ BENDEYMİŞ diyecek.

Bir kadın devriminin başlaması an meselesi!

Kitapla ilgili daha ayrıntılı bilgi almak için tıklayınız. 


Bir boomads advertorial içeriğidir.




04 Aralık 2014

Bilgiye aç, ukala bir üniversite öğrencisi olarak, o yılların müthiş trendi Japonca öğrenme hevesi beni de gelip bulmuştu. Yok efendim Sabancı Japonlarla yeni ortaklıklar geliştirecekmiş de, yok piyasada Japonca bilenlerin sayısı çok azmış da... Ben okuyorum psikoloji, ablam biyoloji... Sabancı Holding'in direkt hedef grubuyuz yani ve bizi almazlarsa koca holding batacak.  Her türlü donanımımız tavan olduğundan, tek eksiğimizin Japonca öğrenmek olduğuna kanaat getirerek babamdan cukkaladığımız kurs paralarıyla gittik kendimizi  Ankara'da bir Japonca kursuna yazdırdık. 

Dünya tatlısı bir öğretmenimiz vardı. Hani şu ekseriyetle Kapadokya'ya tek başına gidip, her iki senede bir bilmemne mağarasında ölü bulunan iyi niyet timsali güler yüzlü Japon kadınları vardır ya, öyle şeker-bal bir kadındı. 

Ben o yıl binbir dram sonunda ODTÜ'yü kazanmışım. Neredeyse zeki falan hissedeceğim kendimi. Allah'ım bir başladı ki kurs, feleğimizi şaşırdık! Adamların 3 ayrı alfabesi varmış. Çizgiye şu tarafından başlarsan bir anlam, bu tarafından başlarsan başka bir anlam derken 1 yıl geçti ben sadece adımı ve portakal suyu demeyi öğrenebildim.
Japonca portakal suyu = (Türkçe okunuşu) oranji jusuu = (İngilizce  karşılığı) orange juice
(-baba bu ay da kurs parası lazım.
 -ne öğrendin kızım?
 -Oranji jusuu demeyi öğrendim. Mezun olur olmaz Sabancı'da orta kademe yöneticilik pozisyonum kesin...)

Japoncada su gibi söyleyebildiğim diğer şey de "Benim adım İrem" demekti. Yani, "Watashi wa İrem". Ama Japoncayı böyle akıcı konuşabilmemin müsebbibi dünya paralar bayıldığım kurs değil, çocukluğumun en heyecan verici anılarından biri olan "Şeker Kız Candy" çizgi filmidir.

şeker kız, japonca dikiş

Aslında sıradan bir çizgi film değil de, bir anime olduğunu sonraları öğreneceğim bu dizi, gözünde yıldızlar uçuşan, kabarık saçlı, feleğin çemberine çocuk yaşta kurşun sıkmış Candy'nin hikayesini konu alır.  Açılış şarkısı benim neslimde kaç kız çocuğunun aklına kazılıdır hala?
"Watashi wa... Watashi wa... Watashi wa Candy!"

Doğduktan hemen sonra yetimhaneye bırakılan Candy'nin başından ne dramlar geçer, ne fırtınalar yaşar, onu seyreden ilkokul çağındaki kız çocukları ne ağlar ne zırlardı ya rabbim! Kızcağız zaten yetim, evlat edinen ilk aile psikopat, ona ilk iyi davranan oğlan çocuğu Anthony de ölmez mi?! Hem de Candy'nin şerefine verilen bir partide... Boyu devrilesice yazar! Çocuk filminde yetim bir kızın ilk aşkı öldürülür mü?! Kaç günler gözüm çıktı ağlamaktan, haberi var mı o Kyoko Mizuki'nin?!  
Peki ya sonra ortaya çıkan Terry Granchester? Candy'nin "seviyor muyum acaba yoksa sevmiyor muyum?" gelgitleri... Sırf o mu? Hepimiz yanıktık Terry'ye... Mızıkasıyla dünyayı gezmeye meraklı, uzun boylu, uzun saçlı, asi karakterli Terry...  Gül yetiştirmeyi seven, şefkat kumkuması rahmetli Anthony'den ne de farklıydı oysa. Acaba Terry'yi sevse, Anthony'nin anısına ihanet mi etmiş oluyordu?...
 
Bir Kyoko Mizuki içine etmiştir çocuksu mutluluğumun, bir de Gülten Dayıoğlu... Bu yaram da başka yazıya kalsın artık.

Benim Bay Kendindik geçtiğimiz hafta bir iş seyahati için Tokyo'daydı. Şu hayatta gitmeyi çok istediğim yerlerden birinde, benim işyerinde canım çıkarken bensiz geziyor olması sebebiyle, her sağlıklı ilişkide olduğu gibi, yedim adamın canını.
 "Ah İrem'cim" diyor, "öyle temiz bir ülke ki, umumi tuvaletlerinde bile ailecek yaşarsın. Bizim evden temiz..."

Sen git, Türkiye'den 7 saat farkı olan bir memlekete, bir de oradan bana laf çarp! Ben de dedim "o kadar beğendiysen, git kendine bir Japon gelin al. Sabah akşam çiğ balık dolması yapar sana, oturur afiyetle yersiniz"...
Sanki bana hiç Japon kısmet çıkmadı zamanında...


Evliliğimizin ilk yılı, kanserli çocuklara kütüphane  ve bilgisayar laboratuvarı kurdurmak için bir Japon hibe programının peşinden koşuyordum.  Ne yaptık ne ettik aldık Japonlardan hibeyi. Elçilikte verilen kutlama yemeğinde o zamanki büyükelçinin karısı geldi yanıma oturdu. Biz bir muhabbet bir muhabbet... O zamanlar fakirim tabii. Her istediğimde sushi restoranına gidemiyorum :| Bedavadan bulduğum sushileri fok balığı misali havada taklalar attırarak yutuyorum. 
Baktı ben büyüklerine saygılı, Japon mutfağına meraklı, çalışkan ve güleryüzlü birşeyim; böyle tombalak da değilim o zaman, çıtı pıtıyım. Başladı benimle tatlı tatlı sohbete. "Bekar oğlum var benim" diyor. Anlamıyorum." Haftaya gelecek çok başarılı bir çocuktur; bilmemne mühendisi" diyor. Aaa "Allah nazarlardan saklasın" diyorum (meraklısına not: 'Allah nazarlardan saklasın'ın İngilizcesi = oh, cool!). Kadın oğlunu anlatıyor da anlatıyor. Ben de saftorik saftorik dinlerken, artık barizliği benim bile gözümden kaçmayacak bir ima sonrasında anladım ki meğer bizimki Kayserili Fatma Teyze misali, beni oğluna beğenmiş de yolunu yapıyormuş! "E" dedim "ben zaten evliyim". Yemin ediyorum; o kibarcacık kadın bir anda hiçbir şey söylemeden aldı tabağını yanımdan, kalktı gitti. Bir daha da yüzüme bakmadı benim.

Ah beni zamanında ne Japonlar istedi de varmadım. Havan kime şekerim? İlla geleceksin sen bu eve...

Başkasının kocası böyle durumlarda bir demet çiçek ya da ne bileyim uyduruktan da olsa bir takı falan alır gelir... Benimki kalkmış bana iki tane Japon dikiş kitabı, 1 tane Usta Yoda figürü, bir de onlarca kırtasiye almış onları gösteriyor!... 

Elbette hemen affedip, boynuna sarıldım. Aşkımızın bir nişanı olarak dikiş odamın en güzel yerine yerleştirdim kitaplarımı. Ah bir de 20 yıl önce gittiğim dil kursundan birşeyler daha hatırlayabilsem! Su gibi çözerdim şu güzelim kitapları... 
Onlar ne acayip, ne şahane modeller öyle! Her işte olduğu gibi bu işte de Japonların gerçekten de bir farkı var. 

Ceza gibi oldu bana şimdi bu yoğunluğumda bu güzelim kitaplara kendimi kaptırıp dünyayı unutamamak...  En kısa sürede, bunlarla ilgili daha fazla yazı ve fotoğraf paylaşmayı dileyerek sahneden ayrılıyorum...









Bekleme yapmayalım. 
Okuduğumuz yazıları soldaki kırmızı "Paylaş" butonu yardımıyla lütfen 
sosyal ortamlarda paylaşalım...

;-)

28 Kasım 2014

telgrafın telleri


"Bugünkü istek parçamız Ankara Radyosu ses sanatçılarından Muazzez Şenses'in güzide sesi eşliğinde, blogundan uzak kalmış bir yazara ve onun ihmal edilmiş tüm sadık okurlarına geliyor efenim..."

Değerli arkadaşlar, 
Telgrafımın tellerine kuşlar kondu, bilgisayarımın masasına dosyalar doldu, bu yazarı eller aldı götürdü, satsalar da kimse almayacak bu yaştan sonra ama geri getiren de bir türlü çıkmadı gitti... 

Bir süredir uzak kaldım; laflarım çoğaldı, arada gelen yorumlar yanıtsız kaldı. Bu garip bencileyin gece gündüz çalışır da çalışır. İş yoğunluğum ışık hızına yaklaştı. 

Nasıl bir illet tesadüfse bu, benim işler ne zaman yoğunlaşsa Bay KendinDik'in de bir iş seyahatleri çıkıyor ki sormayın. Bu sefer kendini gitti Tokyo'ya attı. Haritadan baktım; Türkiye'den daha uzağa gidilebilecek fazla yer yok. Bir sonraki yoğun dönemimde Papua Yeni Gine'den iş çıkartmasını bekliyorum.

Ben kendisini duruma ilişkin kreatif ajitasyonlarla WhatsApp'tan çemkiredurayım, o da kalkmış bana ne diyor bak! Gitmiş bana Japon dikiş dergisi almışmış... Şimdilik susuyorum. Asil ve metanetli davranıyorum. Hani yani bir de kalıpları anlaşılmaz çıkarsa yaktım çırasını!

Tabii bu tempoda oğlanın ikametini de babaannesine yazdırmak zorunda kaldım. Yapacak birşey yok... Kadıncağız akşama kadar evin ütüsünü, yemeğini yapıyor. Akşam eve geliyorum bir de yok mu bunun yanında çorbası diyorum. Allah kimsenin başına benim gibi gelin vermesin. Hani yani bunu bana başkası yapsa, geçiririm kafasına tüm tencereleri...

Deli deli çalışırken araya bir de olmadık bir iş sıkıştırdım. Gazı kaçmasın diye şimdi konuyu açmıyorum ama ay başında size bir sürprizim olacak; bekleyin... Yok, sürpriz istediğim gibi çıkmazsa tüm bu dediklerimi inkar eder, bu yazıyı da edit eder direkt konunun üstünü kapatırım, şimdiden söyleyeyim.

Bir ay boyunca her delikten çıkıp "bana oy verin" diye tatava yaptığım Bumerang ödüllerinde bu sene de havayı aldım :) Ben facebook takipçilerim 7000'i geçmiş şakidişıkidi diye sevinedurayım, oylama sonucu ilk 10'a çıkanların ortalama takipçi sayıları 150.000 civarındaymış! Bu işler kısmet işi tabii :) Daha da çamur atardım ilk 10'a çıkanlara ama bazıları benim de takip ettiğim güzel siteler.  Yenilen pehlivan güreşe doymazmış hesabı, ben bu yarışmaya başvurmaya devam edeceğim arkadaşlar, bilginize...
Bana oy veren herkese can-ı gönülden teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız! Seneye yine bu tarihlerde bıkbık yazmaya başlarım ben hadi oy verin lütfeeeen diye. Belki de Bumerang pes eder, belli mi olur? :D

Şu 2-3 hafta daha yoğunluğum devam edecek. Ara ara yeni yazı çıkarmaya çalışsam da, daha seri yazılara işlerim sakinledikten sonra devam edebileceğim. Hani haber vereyim dedim. Ne kaldı şunun şurasında? ;)

Öptüm hepinizi kocaman!

İrem

20 Kasım 2014

#bum14
Bumerang ödüllerinde jüri önüne çıkma şansını yakalamam için bugün son gün! 

Tamamen ücretsiz olan oylamaya katılarak KendinDik.Com'a destek verir misiniz? 

Oy vermek için şu adresi ziyaret edebilir:

http://hur.so/dbzzcn 


başkalarının da oy vermesi çağrısında bulunmak için şu bağlantıları kullanabilirsiniz:


Destek veren herkese şimdiden çok teşekkürler :D

18 Kasım 2014


Birkaç gün önce "Terzi Parçası" başlıklı bir yazı yazdım; kısacık yazım gelen yorumlarla roman oldu :)

Her yorum bırakana tek tek yanıt verme prensibim olsa da, sizlerin açık yüreklilikle paylaştığı hikayelerden etkilenip genel olarak bir şeyler söylemeden, yeni yazılara geçmem mümkün olmadı.

Öncelikle, bir kez daha, yorum bırakan herkese teşekkür ediyorum. Okuyup paylaşan herkes beni çok mutlu etti.

"Terzi Parçası" başlıklı yazımda tüketim kültürü içinde yoğrulan insanların el emeğine küçümseyici yaklaşımıyla ilgili birkaç gözlemimi paylaşmıştım. Gelen yorumları istinaden şunu açıklığa kavuşturayım: kendi kıyafetlerimi dikiyor olduğumu öğrenenlerden bazılarının verdikleri tepkiler karşısında kişisel olarak aşağılanma ya da küçümsenme hissetmedim. Aksine, mevcut iş kimliğim ile el emeğimi büyük bir aşkla sahiplenmemden dolayı ortaya çıkan "zıtlığa" gösterdikleri şaşkınlık beni bir hayli eğlendirmişti.

Bununla birlikte, verdiğim bu rahat tepkinin bana özel bir özgüvenden kaynaklanmadığını, hepimizin çocukken sahip olduğu bu özgüveni önce kaybedip, sonra geri kazanmak için epey yol kat etmek zorunda kaldığımı da belirtmek isterim. Ben de, yorumlarınızdan anladığım kadarıyla birçoğunuz gibi, kendimi keşfetme yolculuğumun başlarında hayatımla ilgili planlar yaparken, çok daha kreatif, daha fazla ruhu olan işlere yönelmeyi istemiştim. Gelişmekte olan ülke buhranından geçen hemen her ebeveyn gibi, benim anne babam da daha "saygın" işlere yönelmem gerektiği konusunda telkinlerde bulunmuş, bunu duyan hayallerime olan inancım da ülke gerçekleriyle birlikte atık su deliğinden kanalizasyonun yolunu tutmuştu :)


Yıllarca okunan okullar, ulaşılan kariyer hedefleri sonunda anladım ki benim başarı hissim dışarıya bir şey ispat etme kaygısı etrafında dolanıyor. Herkesin bireysel alanına saygı duymak yerine, yan komşunun ne yaptığıyla çokça haşır neşir olan bir toplum olmamız itibariyle, kendimizi başkalarının gözünden tanımlamaya çalışmamız sanırım çok kişinin deneyimlediği bir durum.

Burada paylaştığım her şey, kişisel yolculuğumun bir yansımasıdır ve görüyorum ki benimle benzer yollardan geçen ya da  yola daha yeni çıkmış çok sayıda okurum var etrafımda.  30'larımın sonuna yaklaşırken, hayatla ilgili hala çok fazla keşfedeceğim şey olsa da bir şeyi çok iyi anladığımı biliyorum.

Her ne konuda olursa olsun, ne hissediyorsan o'sun. Yaptığım işin çok özel ve çok saygı duyulası bir iş olduğuna inancım varsa, zaten bununla ilgili tepkiler alırım. Aldıkları güzel tepkilerle ilgili yorum bırakan bazı şanslı arkadaşların, bu güzel "şansları" da buradan geliyor. Yaptığım şey ya da bulunduğum durumu daha ben tam olarak kabullenemiyorsam, başkalarından sadece bunun yansımasını duyarım.

Herkes aynı şeye kendi bulunduğu noktadan bakıp, o açıdan görüyorsa, ben zaten başkalarının hakkımda düşündüklerini kontrol edip şekillendiremem. Tek yapabileceğim, yaptığım şeylerin tadını çıkarmak ve ortaya çıkardığım şeyin içime sinmesini sağlamak. Başarı ispatımı dışarıdan alıp, içime yönlendirmek. Hepsi bu...

Hadi yeter bu kadar laklak... Daha dikiş yazıları bekliyor! Öptüm hepinizi kocaman ;)


Karikatür: Ana von Rebeur





14 Kasım 2014

Dikiş dikmeyi meslek olarak yapmayan, bunu hiçbir eğitim almadan kendi gayretiyle öğrenen biri olarak, hem el emeğiyle birşeyler üretmeyi hem de üretileni büyük bir keyifle kullanabilmeyi her zaman büyük bir meziyet olarak gördüm. Dolayısıyla da bu mesleğe duyduğum saygıdan dolayı kendimi her zaman "hevesli terzi" olarak tanıttım. 

Merak edenlerin çoktan "kim ki bu" sayfasından öğrendiği üzere, dikiş ve modanın çok dışında bir eğitim ve kariyer hayatım oldu. Yaptığım işi ve bugüne kadar edindiğim ünvanları ironik biçimde “pek havalı işler” olarak tanımladım ilk başta. Sonra baktım, ironik ifademi anlamaktan çok uzak yorumlar gelmeye başladı; ben de kaldırdım.

Pekala, baştan anlatayım. Benim -kimilerine göre-  şöyle okkalı şekilde göz dolduran bir iş hayatım var :) Kendini pek önemli gören kurumlarda çalışmışlığım, toplumun yararına olduğunu düşündüğüm çok sayıda işe katkı sağlamışlığım bulunuyor. Ama gel gör ki, bir de dikiş dikiyorum! Ben?! Bir “terzi parçası”? Pöh!
Bir terzi parçası... El emeğinin inceden küçümsenmesi sadece terzilik mesleğiyle sınırlı değil.

Bir iki yıl önce, iyi bir pozisyondan emekli olduktan sonra profesyonel fotoğrafçılık yapmaya başlayan çok hoş bir kadınla tanışmıştım. Benden yaşça büyük olduğundan, benim karşılaştığım tepkileri daha sert şekilde yaşadığından bahsetmişti. Tutkuyla yaptığı hobisini profesyonelleştirdiğinde, kızının ve eşinin sıkıntı duyduğunu görmekten büyük üzüntü duymuş; yine de yolundan dönmemiş. Ailesinin verdiği tepki fotoğrafçılık yapmasına değil, başkalarının tavırlarındaki değişiklik üzerine olmuş. Daha önce gittiği davetlerde son derece saygın karşılanan biriyken, fotoğrafçı olarak katıldığı davetlerde “servis elemanı” muamelesi görmesine çok tepki duyduklarını söylemişti. “Ben yaptığım işi öyle seviyordum ki, hiç takılmadım bu tavırlara. Ama eşim ve kızım yeni işime alışıncaya kadar onların da katıldığı davetlerde çalışmama kararı aldım” demişti.  

Tüm bu vızırdama nereden mi çıktı? 
Geçtiğimiz günlerde kimilerine göre “pek bir önemli” bir iş davetine katıldım. Çoğu uzun zamandır görmediğim, yıllardır aynı iş çevresinde olduğum kişilerden oluşan bir davetti bu. Epey zamandır görüşmediğimiz için de neler yaptığımızı sosyal medya ortamlarından takip ettiğimiz kadarıyla biliyorduk. 

Dikkate değer sayıda insanla arka arkaya aynı olayı yaşadım:
Kibar sohbetlerimiz, bir şekilde KendinDik.Com üzerinden paylaşımlarım üzerine dönmeye başladı. Halihazırda ne işte çalıştığımı bilmeyenlerin gözlerinde ince bir alaycılıkla “sen de dikişle uğraşıyormuşsun” demeleri üzerine, içimden fışkıran dikiş aşkıyla onları doğruladım: “Evet, gerçekten çok seviyorum kendi kıyafetlerimi dikmeyi. Siz de deneyin, çok seveceksiniz...” 

Ardından, aynı coşkulu ifadeyle falanca yerde çalıştığımı söyleyince bakışlar değişti.  Dikiş dikmeyle meşgul olduğumu konuştuğumuz sırada maruz kaldığım bakışlar hızla şaşkınlığa dönerken, alaycı dans sırası bana geçti. 

Yine de dönüp “Çok üzgünüm” diyemedim: “Tüketime bu kadar bağlı olup, el emeğiyle birşeyler üretmeye bu kadar alaycı yaklaştığınız için çok üzgünüm...
dikiş seti, dikiş aşkı, kendi giysilerini kendin dik

Ama terzi değilsin değil mi? Yani tasarım yapıyorsun da... Terzilik başka birşey tabii...” diyen oldu. “Yoo... Hevesli terziyim ben. 1 metre kumaştan sınırsız olasılık üretme heyecanına bayılıyorum” dedim. 

Evet sadece bu işi de yapıyor olabilirdim. Harika da olurdu! Çünkü dikiş masamın başına geçtiğimde, bir çocuğun en sevdiği oyuncağının başına geçmesinin heyecanını taşıyorum ben. Herşeyin ışık hızıyla tüketildiği bir düzende, giyeceğim bir ceketi yapmak için belki günlerce uğraşıp, sonra ürettiğim şeye hayran hayran bakmanın modası geçmiş keyfini yaşıyorum. 

Mis gibi mesleğin var tabii...” Haklısınız, mesleğim mis; kazandığım para bereketli. Ama biliyor musunuz? Ben de büyürken, ailemden “bu kadar okul okuttuk sana. Gidip de terzi / fotoğrafçı / oyuncu / yazar / çizer / müzisyen / marangoz ... mu olacaksın başımıza?” sözleriyle büyüdüm. Kendime inancımı kaybetme pahasına, yıllarca anlamsız hedefler peşinde koştum durdum. 

düğmeler, dikiş aşkı

Ben herkesin yaşamını sürdürmek için çalışması gerektiğine inanıyorum. Geçiminizi sağlayacak paranızın olması, kadınlık/erkeklik rolleri mealinde değil bu dediğim. Herkesin dünyaya kendi yaşamını idame ettirecek bir yetiyle geldiğini ve üretkenliğin doğamızın bir parçası olduğunu söylüyorum. Bundan koptuğumuz için çalışma hayatı sadece para kazanmaya dönüştü çoğumuz için. Bunu gözden kaçırdığımız için aşkla yapılabilecek işler yerine, ünvan - makam -garanti iş meselelerine daha önem verir olduk.  

Evet, şahane bir terzi parçasıyım ben! Kendi giydiklerimi keyifle ve özenle yapabiliyorum. Üretebiliyorum...

ve herkesin kalbinde yatan hayaliyle birgün buluşma cesaretini göstermesini diliyorum. 

E daha ne olsun?! ;-)

İrem 
bir hevesli terzi